7 Mayıs 2026 Perşembe

Ya bir yol bulacağız yada dağı deleceğiz.

 



 Örgütlü KÖB (küçük ölçekli balıkçı), balıkçıların yönetime doğrudan katılmasını sağlar. Devlet tek başına yönetemez; yerel bilgi (geleneksel ekolojik bilgi), balık stokları, üreme alanları ve mevsimsel değişiklikler konusunda vazgeçilmezdir.

 

FAO’nun Küçük Ölçekli Balıkçılık Gönüllü Kılavuz İlkeleri (SSF Guidelines) de bunu vurgular: Balıkçılar yönetimde yer alırsa kurallar daha adil, uygulanabilir ve kabul gören olur.

 

Fao.org

Onlarca sorunumuz var.

Çoğu can yakıcı çoğu acil çözüm bekliyor. Küçük balıkçı refahını artırmanın değil karnını doyurmanın peşinde bu günler de. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin sektör üzerindeki yarattığı olumsuz baskı, yetiştiricilik ve ithalat karşısında yaşadığı haksız rekabet (üstelik tüketiciye de gıdaya adil erişim konusunda haksızlık yapılıyor) kaynakların sürekli azalması ve ekosistem de yaşanan olumsuz değişimler vb.

Yazının giriş bölümünde içinde olduğumuz durumu ve buna bağlı olarak çözüm aramamız gereken asli sorunları hatırlatmak için yazdım bunları. Ve bu yazının amacı (en azından şimdilik değil) bütün bu can yakıcı sorunları tartışmak yerine önümüze gelen zamansız ve hem balıkçılık yönetimi açısından tehdit içeren hem de içinde balıkçı örgütlerinin tasfiyesine sebep olacak olan bir kanun taslağıdır.

Son cümlede altını çizdiğim iki konu bu yazının temel çerçevesini oluşturmaktadır. Bu taslak yasallaşırsa içinde bulunduğumuz koşullarda kooperatifler tasfiye olur ve kaçınılmaz olarak balıkçılık yönetimi sahadaki en büyük paydaşını kaybetmiş olur.

Benim görevim ille de merkezi balıkçılık yönetimini ikna etmek değil. Hem balıkçı arkadaşlarıma hem de balıkçılık yönetimine bu taslakla birlikte gelmekte olan tehlikeyi işaret etmektir.

Söz konusu taslak resmi olarak açıklanmadığı için burada paylaşmayacağım. Ama balıkçı barınaklarının kiralanması ve işletilmesi konusunda temel yaklaşıumı söyleyebilirim.

Söz konusu kanun tasarısı ile yeni bir bürokratik yapı inşa ediliyor. Bir barınaklar merkez kurulu ve barınaklarda da barınak şefliği. Tüm barınak gelirleri merkez kurula ait bir hesapta toplanıyor. Bu gelirlerin %30’u (40’a kadar arttırılabilir) bu yeni kurumda çalışacak özel ve kamu personeline ücret olarak ayrılıyor, net karın %2’si birlik ve üst birliklere veriliyor kalanı da barınakların bakım ve onarımında kullanılıyor.

Kimin bu gelirlerden ne kadar pay alacağı yazılmış ama kiralayan kooperatifin ne pay alacağı yazılmamış. Mesela ücretlerin üst sınırı bile belirlenmiş. Zaten maaş almakta olan bir kamu personeli asgari ücretin 5 katına kadar ücret alabilecek.

Durumu açıklayabileceğim en kibar kelime “tuhaf” bir tasarı olacaktır.

Bir iş yeri kiraladığınızı düşünün. Mal sahibi önünüze bir kontrat koyuyor;

Ben senin iş yerinin tepesine CEO iş yerine müdür atacağım, gelirin %30-40’nı ücret olarak ayıracağım, %2’sini esnaf odasına ödeyeceğim ve kalanını da iş yerinin bakım ve onarımın da kullanacağım diyor. İş yerinin yarın öbür gün bir cezai durumla karşı karşıya kalması durumunda da cezaların sahibi kiralayan oluyor. Bu durumu gerçekten ifade edebilecek en kibar kelime tuhaftan başka bir şey değildir.

 

Bu tuhaf taslak hakkında daha fazla spekülasyon yapmadan bahsettiğim tehlike üzerine birkaç kelime edelim.  

Süslü laflara gerek kalmadan direkt söyleyeyim. Bu taslak yasalaştığında ve bunun sonucunda kooperatiflerin bağlama gelirlerinden elde ettikleri gelir kesildiğinde örgütsel yapı çökecek zaten yetersiz olan balıkçı örgütlenmesi tamamen dağılacaktır. Aşağıdaki sorulara evet diyebilorsak başka bir zemin de tartışmak mümkün olur demediğimiz sürece tartışmanın  zemini de çerçevesi de sadece "adalet" ile sınırlıdır. 

Küçük balıkçının avlandığı meralar kıyı ekosisteminin en hassas en kırılgan alanlarıdır. Bu alanları endüstriyel avcılığın tahrip edici etkisine yeterince kapadık mı hayır.

Küçük ölçekli balıkçı örgütlerini pazarlama sorunları karşısında destekledik mi hayır.

Küçük ölçekli balıkçıyı ithalatın ezici etkilerine karşı koruduk mu hayır.

Marmara’da trol avcılığını etkili bir şekilde azalttık ama son yıllarda sahaya çıkan ve giderek büyüyen küçük ölçekli yasa dışı avcılık (her ilçede sayıları yasal balıkçıların en az iki katı ve doğrudan restoranlara satış yapıyorlar) karşısında önlem alıp koruduk mu hayır.

Oluşturduğumuz politikalar aldığımız kararlar küçük ölçekli balıkçıları (refah artışından vazgeçtim) ekonomik olarak koruyor mu hayır.

İçinde bulunduğu koşullarda küçük balıkçı örgütlerini finanse edebilir mi hayır.

Bu karar yasalaşırsa bu örgütlerin %90’ı kapanır mı evet!

 

Yazının başında FAO’dan bir alıntı var tekrarlayayım. “

 

“Örgütlü KÖB (küçük ölçekli balıkçı), balıkçıların yönetime doğrudan katılmasını sağlar. Devlet tek başına yönetemez; yerel bilgi (geleneksel ekolojik bilgi), balık stokları, üreme alanları ve mevsimsel değişiklikler konusunda vazgeçilmezdir”  yani bu taslak yasalaşırsa tek darbeyi küçük balıkçı almaz balıkçılık yönetimi de büyük bir darbe alır. Son 15 yıldır kaynakların korunması yönünde aldığınız her kararı sahada destekleyen, pahalı araştırmalar yaparak elde edilebilecek birçok güncel bilgiyi yönetime taşıyan ve sürdürülebilir balıkçılık politikalarından gerçek çıkarı olan tek balıkçı gurubunu balıkçılarımızın yaklaşık %90’ını kaybederek büyük bir yara alırız.

 

Taslağa itiraz noktam tam da burasıdır. Usulsüzlükleri ve hatta yolsuzlukları birçok balıkçılık yöneticisinden daha fazla biliyorum. Çok iddialı bir laf edeyim. Usulsüzlük ve yolsuzluklar konusunda birçok yöneticiden daha fazla daha sert bir tepki gösteriyorum. Ama bu sorunların sebeplerini de biliyorum çözüm yollarını da. Eminim birçok arkadaş birçok balıkçılık yöneticisi de biliyordur.

Kaynakların %90’ını sömüren büyük balıkçıların örgütlerine Orkinos kotasından ciddi bir pay ayıran yönetim “günümüzde kooperatiflerin neredeyse tek gelir kaynağı olan bağlama ücretlerine” el koyması kabul edilebilir bir şey değildir.

Bu taslağı meclise yollamayın demiyorum. Bu taslakta sonuna kadar savunacağımız başka maddeler de var. Bu nedenle gelin bu taslağı çirkin yanlarından arındıralım ve kooperatifleri mali çaresizliğe itmeyecek şekilde düzeltelim.

 

Bu sefer sürçü lisan ettiysek af ola demeyeceğim.

Dost acı söyler.

  


2 Mayıs 2026 Cumartesi

Adalar bölgesi için acil eylem çağrısı

Küçük ölçekli geleneksel balıkçılığın korunması konusunda onca kelam neredeyse yönetiminden akademisyenine sivil toplum örgütlerinden balıkçı örgütlerine kadar kelam etmeyen yok gibi. Lakin bu konuda "kalıcı ve gerçekçi" adımlar atılamıyor. Sanki önümüzde çözülmesi çok zor bir astrofizik problemi var ve biz bunu çözecek bilgi ve yeteneğe sahip değilmişiz gibi bir görüntü ile karşı karşıyayız. 

Gerçekten böylemi?

Gerçekten bu problemi çözecek bilgi ve beceriye sahip değil miyiz?

Bu tartışmaları takip eden tüm taraflar bilir ki aslında ne önümüzde çözümü zor bir problem var karşımızda ne de yönetiminden akademisyenine kadar tartışmaların da çözümün de tarafı olanlar bilgisiz ve yeteneksiz kadrolardan oluşuyor. Bu konuda ki en büyük sorunumuz atılması gereken adımlarda cesaret eksikliği ve küçük ölçekli geleneksel balıkçıların son yıllarda içine düştüğü atalettir.

Aya kalkmak ve mücadele etmek zorundayız. Kırmadan dökmeden onca yıldır sergilediğimiz yapıcı tutumu terk etmeden ama hiç olmadığımız kadar kararlılıkla mücadele etmek.

Daha önce yaptık ve başardık. Yine yapar yine başarırız. 

İhyiyacımız olan tek şey kararlı bir mücadele sergilemektir.

Artık başlamamız gerek ve başlıyoruz.

Başlayacağımız yer ise İstanbul adalarıdır.

Neden Adalar neden hemen şimdi?

Ülkemizde balıkçılık tartışmaları yapıldığında söz konusu edilen türler genellikle Hamsi, İstavrit, Sardalye, Palamut ve Lüfer gibi türler oluyor. Bildiğimiz göçmen balıklar e hatta içlerinden bir kaç tür sınır ötesi göç yapıyor. Ve yine bu türlerin büyük ölçekli avcıların üzerine en çok konuştuğu türlerdir. Nedeni ise bu türlerin endüstriyel avcı filosunun hedef türleri olmasıdır. Ve ne yazık ki bu avcılık esnasında ekosisteme verdikleri zarar kimsenin de umurunda değildir. Korkunç şekilde büyümüş bir filo var ve bu filonun doyması artık mümkün değil.

Bu ülke sucul ekosistemi onun en hassas en kırılgan yaşam alanları olan dip yapısınıu koruyamadığı için milyonlarca dolar vererek yurt dışından alıyor. Mercan, Barbun, Sinarit, Karides, Kalamar, dil ve Kalkan ilk aklıma gelenler.

Yetiştiricilik ile öğünüyoruz ama koruyamadığımız bu nedenle kaybedip yurt dışından aldıklarımız için yerinmiyoruz.

İşte küçük ölçekli geleneksel balıkçılığı korumanın başlayacağı yer burasıdır. Geçekten samimi isek işe kıyı ekosistimini ve deniz tabanını tahrip eden avcılığı engelleyerek başlamalıyız.

Bu konuda bizi kaygılandıran ve acil harekete geçmeye zorlayan bir başka husus ise Akdeniz tropikleştikçe bir çok türün artan bir hızla Marmara'ya çıkmasıdır. Çok uzun yıllardır görülmeyen türler görülmeye ve avlanmaya başlamıştır. Birilerinin adalar yasağı hiç bir işe yaramadı söylemine rağmen artık adalar denizinde İstakoz, Kalamar, Fangri, Sinarit ve Ahtapot avlanmaya başlamıştır. Yazının sonunda bu bölgede avlanmış bu türlerin fotoğraflarını bulacaksınız. Ve bir karar vereceksiniz. Isınan Akdeniz'den kaçarak Marmara'ya sığınan bu türleri koruyacak mıyız yoksa kaderlerine terk mi edeceğiz.

O kaderi balıkçılığı bilen her bilir ki "ortalama 5-6 tonluk kurşun yakalarından" yaşam alanlarını korumaya bu alanlarda yaşayan canlıların gücü yetmez.

O nedenle bu konuda karar verecek ve uygulayacak Tarım Bakanlığıdır.

İşte bu nedenle son dönemlerde Adalarda gırgır  yasağı kalksın diye lobi yapanların aksine bizler bu alanın gerçekten etkili olacak şekilde büyütülmesini talep ediyoruz.


Not: Bu yazı sadece bir başlangıç yazısıdır. Yazının içinden çıkan çok sayıda tartışma başka yazıLarın konularıdır ve yazmaya devam edeceğiz.

Adalar bölgesinde avlanan bazı türler;












11 Mayıs 2023 Perşembe

Bölgesel balıkçılık ve Bölgesel Danışma kurulu yolunda bölgesel balıkçılık platformu inşasının önemi!

 


Her balıkçılı yönetiminin bir merkezi balıkçılık politikası vardır ve kaçınılmaz olarak bu politikanın tek bir hedefi olmalıdır. Bu hedef tüm denizlerde ve iç sularda “Sürdürülebilir Balıkçılık” hedefidir.  Bütün eleştirileri bir kenara bırakarak ben mevcut balıkçılık yönetimimizin bu hedefi sahiplendiğini biliyorum. Lakin ülkemizdeki devasa büyüklükteki balıkçılık sorunları ile başa çıkmak ve temel hedeften sapmadan balıkçılığın yönetilebilmesinin mümkün olmadığını da görüyorum.

2010 yılından bu yana verilen mücadelelerin ve merkez balıkçılık yönetiminin 1 ileri 2 geri yapmasının nedeni kişilerin kararları bu kararların yanlışlığı değil tarihsel ve yapısal bozukluk nedeniyle mevcut yönetimlerde hareketleri engelleyen prangalar haline gelmesidir.

Hareket etmiyor ve yürümüyorsanız ayağınızın bağlı olduğunu fark etmezsiniz. Biz bu prangaları yürümeye başladığımız 2010 yılında fark ettik. Elbette hemen ve ilk adımda değil ama ayaklarımızdaki zincirin kalaması bittiğinde yürüme hızımız yavaşladı ve biz prangaları sürüklemeye çalışan bireyler, örgütler ve kurumlar haline geldik.

O yıllarda başlayan mücadele çok şeyi değiştirdi. Mesela neredeyse tüm toplantılarda balıkçılık sorunu olarak “deniz kirli ve filo küçük” iddiasından başka (neredeyse) bir şey konuşulmazken yükselen mücadele ile birlikte; aşırı avcılık, plansız avcılık, yasa dışı avcılık, başta olmak üzere balıkçılığın içinde bulunduğu durumun sebepleri masaya gelmeye başladı. Ve yine (benim açımdan en önemlisi) küçük ölçekli geleneksel balıkçının varlığı ve korunmasının önemi bu yıllarda ortaya kondu ve ve zor mücadelelerle kabul ettirildi.

Geçmişte bizim balıkçı olmadığımızı amatör olduğumuzu iddia edenler toplantılarda “benim peş botum sizin barınağınızdaki teknelerin tamamını satın alır” diye bağıranlar bu varlığımızı kabul ediyorsa bunun tek sebebi erilen mücadeledir.

Bu dönemi ve nereden nereye (en önemlisi) nasıl geldiğimizi hatırlamak zorundayız. Ancak nasıl başardığımızı hatırlar ve o günlerde elde ettiğimiz tecrübeyi geliştirirsek tekrar kazanabiliriz.

O sürecin en kısa özeti küçük balıkçının birlikte mücadelesi ve  amatör balıkçı forumlarının mücadeleye verdikleri desteğin sayesinde kazandığımızdır.

İlk kazanımın hemen peşine gelen Greenpeace kampanyaları ve Fikir Sahibi Damaklar’ın (evet birçok sorun yaşadık ama bu eylemlerinin önemini azaltmıyor) Lüfer kampanyası tüm ülkenin önüne balıkçılık sorunlarının büyüklüğünü ve önemini koyarak yürüdüğümüz yolun açılmasını sağlamıştı. Sözü açılmışken hakkını yememek adına SAD SÜMDER ve WWF’i de anmamız gerekir. Bu sivil toplum kuruluşları 2012 danışma kurulu öncesinde yayınladığımız deklarasyona imza atarak  mücadele bayrağının daha da yukarı çekilmesini sağlamıştı. Ve isimlerini burada sayamayacağım bir çok akademisyen yayınlanan deklarasyonu imzalamıştı. 

Başlangıçta  sadece fikirlerimiz vardı sonra eylemimiz geldi sonra da paydaşlarımızla birlikte fikirlerimizi bir maddi güce dönüştürdük. 

Bu uzun girişin yani geçmiş hatırlatmasının sebebi bir fikri güç ve eylemin inşası daveti içindir.

 

Bölgesel balıkçılık ve Bölgesel Danışma kurulu yolunda bölgesel balıkçılık platformu inşasının önemi!

10 yılı aşkın bir süredir mücadele eden o toplantı senin bu toplantı benim koşturan arkadaşlar iyi bilir. Biz bu toplantılara bölgemizden 30-40 sorun ile gider ve ancak 3-5 tanesini tartışarak dönerdik. Yine bu toplantılarda elenerek ortaya çıkan sorunların ancak 10-15 tanesi balıkçılık yönetiminin önüne konabilirdi. Yazının başında bahsettiğim “yapısal bozuklukların” en önemlilerinden birisi budur. Bu sorunu aşmanın yolu ise bölgesel balıkçılık yönetimidir. Sorunları lokalize etmemiz ve lokal sorunları lokal çözümlerle aşmamız gerekiyor.

Eğer bu fikri zeminde anlaşabilirsek yapmamız gerek bir “Marmara Balıkçılık Platformu” inşa etmektir. Bu platform, Marmara bölgesi kooperatifleri birliği (bir kooperatif bölge birliğinden bahsetmiyorum) Marmara denizinin gerçek sorumlu amatör balıkçıları ve örgütleri, Marmara denizinde çalışan araştırmacılar ve akademisyenler, öznesi Marmara denizi olan Sivil Toplum Örgütleri (ve grupları) ve Marmara denizi etrafında bulunan il ve ilçelerin belediyelerinden oluşmalıdır.

Kolay ve hemen tamamlanabilecek bir projeden bahsetmiyorum ama altından kalkamayacağımız bir öneride de bulunmuyorum. Biz son 10 senede çok şey öğrendik. Yapmamız ve yapmamamız gereken şeyleri biliyoruz. Ve yine biliyoruz ki bu ve benzer projelerin motor gücü küçük balıkçılar ve onların örgütleridir. İşte başlayacağımız yer tam da burasıdır.

Seçimler ve kooperatif genel kurullarının tamamlanmasının ardında Marmara denizinin balıkçı örgütleri bir araya gelerek önce kendi platformları için adım atmalı ve hızla “Marmara denizi balıkçı kooperatifleri platformunu” inşa ve ilan etmelidirler. Bu platformun açığa çıkaracağı enerji kelimenin gerçek anlamıyla nükleer enerjinin benzeri olacaktır. İçinde bulunduğumuz anda bagajımızda buluna güvensizlik ve kişisel sorunları bir kenara bırakarak hızla işe koyulmalıyız.

Marmara gözümüzün içine baka baka ölüyor.

Balıkları ölüyor.

Kaçılmaz olarak bizde ölüyoruz.

Bu kader değil ve tüm bu yaşananların sorumlusu da biz küçük balıkçılar değiliz.

Biz değiştirecek olanlarız.

Marmara denizini ve kendini kurtaracak olanlarız.

Balık yoksa balıkçıda yok.

Balıkçı yoksa kooperatifte yok.

Geçmişte birlikte başardık.

Tekrar başarabiliriz.

Rasgele

Kenan

8 Mayıs 2023 Pazartesi

Marmara denizinin küçük ölçekli balıkçılarına açık çağrı!

 


10 yılı aşan bir süredir zaman zaman yükselen zaman zaman geri çekilen bir mücadele ile yol almaya çalıştık. Bu mücadeleler sayesinde küçük balıkçılık ekonomisinin ve kültürünün korunmasının önemini ortaya koyduk. Eğrisi ile doğrusu ile hep birlikte bir tarih yazdık. Belki bir gün birileri bu tarihi yazar ama inanın o tarih yazıldığında en bahsedilecek olan İstanbul’un küçük balıkçıları olacaktır. Belki bir gün yola ilk çıkanlar (her türlü subjektif sorunu bir kenara koyarak) bir araya gelir nasıl başladığımızı, ne zorluklarla yürüdüğümüzü ve yaptıklarımızı/yapamadıklarımızı konuşuruz.

Bu yazının amacı ne tarih anlatmak nede geçmişe güzelleme yapmak değil. Amacın içinde bulunduğumuz durumu ve yapmamız gerekenleri konuşabilmek için “dünü” hatırlamak ve hatırlatmaktır.

2010-2011 yılında başlayan ve ertesi sene hızla yükselen mücadele İstanbul’un küçük ölçekli balıkçıları ve kooperatiflerinin önüne devasa büyüklükte görevler koymuştu. Biz kervan yolda düzülür diyerek hiçbir örgütsel hazırlık yapmadan başlamıştık faaliyete. Sadece İstanbul ve Marmara denizinin balıkçıları için değil ülkenin tüm küçük ölçekli balıkçıları adına mücadele ettik.

Bir duruşumuz vardı ve bu duruşu kısa sayılabilecek bir sürede görmek zorunda kaldılar. Fikri hattımızı 3 temel talep üzerinden inşa etmeye çalıştık.

Canlı sucul kaynakların korunması.

Küçük ölçekli geleneksel balıkçılığın korunması.

Canlı sucul kaynakların hakça paylaşımı.

İşte bu 3 talep hem mevcut durumun somut tarifi hem de yürümemiz gereken yolun en basit haritası idi.

Ve yüne İstanbul balıkçısının çektiği mücadele sayesinde küçük balıkçının adı ilk defa kitaba girdi.

Bu mücadele sayesinde (maddi boyutu mütevazi olsa da) küçük balıkçı desteklenme kapsamına alındı.

Bu mücadele sayesinde birçok belediye küçük balıkçıya malzeme desteği sağlıyor.

Bu mücadele sayesinde küçük balıkçı masada yer buldu kendine.

Ama bu hikayedeki en önemli unsur birilerinin bizim adımıza bütün bu gelişmeleri sağlaması değil bizim birlikte mücadele ederek başarmamızdı.

Unutmamamız ve hatırlamamız gerek tek şey budur.

Birlikte olur ve birlikte mücadele edersek kazanabiliriz.

 

Gelelim yazının esas amacına.

Bütün ülkenin seçim sathi mahalline girdiğini ve balıkçının bile ilgisinin seçimlerde olduğunu biliyorum. Ve yine gözden kaçan bir şeyi de biliyorum. Neredeyse hiçbir partinin ne canlı sucul kaynakların korunması ne de küçük ölçekli balıkçılığın korunması konusunda hiçbir projesi ve vaadi yok. Yasama yılının tam sonunda kurulan meclis komisyonun akıbeti ise meçhul.

Ve yine başta İstanbul olmak üzere birçok kooperatifimizin genel kurulları ya yapılıyor ya da yapılmak üzere. Bu genel kurullar öncesinde başta İstanbul olmak üzere Marmara denizi çevresinde balıkçılık yapan arkadaşlarımıza ve kooperatiflerimize bir çağrı yapmak ve gerek kooperatif genel kurullarında gerekse de barınaklarımızda yeni bir yol haritasını tartışmaya açmak istiyorum.

Bu sene genel kurullarımızı yaparken gündemi mali veya idari sorunlarla sınırlı tutmayalım. Bu genel kurullarımızın gündemlerinin başına başta İstanbul olmak üzere Marmara denizinin ve küçük balıkçılarının sorunlarını olası çözüm ve mücadele yollarını koyalım. Kooperatif yönetimlerini bu görevleri önemseyen ve harcayacak enerjisi olan arkadaşlardan oluşturalım.

Unutmayalım ki;

Balık yoksa balıkçı da olmayacak ve balıkçı yoksa kooperatifler de olmayacak.

Rasgele ...

Not: Marmara denizi ve küçük ölçekli balıkçılığı için mücadelesi konusunda bir yazı daha yazdım. Düşüncelerimi 3-4 gün içinde paylaşacağım.


 

21 Mart 2023 Salı

Peri masalı.

 

Son birkaç aydır yaşadığım sağlık sorunları nedeni ile kelam etmez dolayısıyla da sesim duyulmaz durumdayım. Balıkçı mahallesindeki son hareketlenme nedeni ile birkaç gündür çok sayıda arkadaş arayıp neden konuşmadığımı sorar oldu. Elbette yaşadığım sağlık sorunları çok temel bir sebep ama “ne yazık ki” tek sebep değil. Buna rağmen hem arayan arkadaşlara tutumumu derli toplu anlatmak hem de içinde bulunduğumuz durumu hatırlatmak için bu yazıyı yazıyorum.

Barış Karadeniz ve balıkçılık sorunlarının araçsallaştırılması.

Çok uzun bir süredir balıkçılık sorunlarının çözümü konusunda genel müdürlüğün (mevcut koşullarda) yapabileceklerinin sınırlı olduğunu esas adresin parlamento olduğu tezini savunduğumu bilmeyen yoktur. Bu nedenle de sayın Milletvekili Hopa’dan açılarak limanları gezeceğini öğrendiğimizde heyecanlanmadım desem yalan olur. Yolculuğu başından sonuna dikkatle takıp ettim. Yazılan her yazıyı dikkatle okudum ve her röportajı dikkatle takip ettim. Hatta buy faaliyet esnasında çekilen fotoğrafları bile en ufak ayrıntıya kadar inceledim. Gördüğüm tek şey balıkçılık sorunlarının popülizme edilerek araçsallaştırılması ve siyasal malzeme haline getirilmesi idi.

Siyaset (siyasetçi) elbette toplumsal sorunların yarattığı dinamikleri siyaset alanına taşıyarak kitle tabanını büyütmek ister bunda bir terslik yok. Terslik soyunduğu faaliyetin daha doğrusu siyasal alana taşıyacağın sorunların temel sebeplerini, olumlu ve olumsuz aktörlerini ve değişim talep edenlerin ve değişime direnenlerim bir havuza doldurularak “sürdürülebilir balıkçılık mücadelesinin” popüler siyasi alana çekilmek istenmesindeydi.

İşte en başından beni kaygılandıran hem de tüm heyecanıma rağmen kaygılandıran bu olası öngörü ne yazık ki doğrulandı.

Birkaç iyi niyetli arkadaşı tenzih ederim ama Ankara’da ki katılımcı profili ve edilen laflar olayın somut ifadesinden başka bir şey değildir.

Peki mesele nedir ve biz ne yapmalıyız.

Mesele aslında çok karmaşık değil.

Canlı sucul kaynaklar sürekli azalırken av kapasitesi artıyor. Aşırı avcılık, plansız avcılık, küresel ısınmanın getirdiği (daha yeni başladı) sorunlar ve deniz kirliğini engelleme konusundaki yetersizliğimiz yasa dışı avcılıkla birleşerek devasa bir sorun yumağı haline dönüşmüş durumda.

Buna paralel olarak bu kaynaklar üzerinde faaliyet gösteren ve kaynaktan aldığı payı korumaya çalışan ya da bu payı arttırmaya çalışan balıkçı grupları arasındaki mücadele de her geçen gün yükseliyor.

Sorun bu kadar açık ve net iken bize peri masalları anlatıyorlar.

Hepimizin aynı gemide olduğunu ve birlik olmamız gerektiğini söylüyorlar bize. Denizden günlük ekmeğin çıkartmaya çalışanlarla milyonlarca dolarlık avcı gemisini ve av aracını sermaye birikim aracı olarak denizlerde gezdirenlerin çıkarlarının aynı olduğu fikrine bizi kazanmaya çalışıyorlar.

Elbette katılımcı balıkçılık yönetimi açısından paydaşız. Ama paydaş olmamız birlik olmamızı gerektirmiyor ve mümkünde kılmaz.

Büyük ölçekli avcı filosunun sürdürülebilir balıkçılık politikalarını kabullenmesi de savunması da mümkün değildir.

Öte yandan küçük balıkçıların (henüz tam anlamıyla farkına varmasalar da) orta boy avcı gruplarının ve “gerçek sorumlu amatör balıkçıların” sürdürülebilir balıkçılık politikalarından çıkarları vardır.

İster kabul edelim ister etmeyelim niyetlerimiz ve hatta iradelerimize rağmen bu gerçek bir bölünmedir. İşte bu nedenle sadece çıkarları ortak olanların birlik olması mümkündür.

Burada kast ettiğim aynı örgütsel çatı altında birlik olmak değildir. Örgütsel olarak ayrı olabiliriz ama aynı hedefler için birlikte mücadele edebiliriz.

Yazının niyeti tutum beyanı olduğu için uzatmak istemiyorum.

Ne yapmalıyız sorusunun cevabını vererek bitireceğim.

İlk günden beri söylediğimiz şey için mücadele etmeliyiz.

Sürdürülebilir balıkçılık yetmez aynı zamanda canlı sucul kaynakların hakça paylaşımı içinde mücadele etmeliyiz!

K.


21 Kasım 2022 Pazartesi

21 Kasım dünya balıkçılık günü üzerine

 

Nayloncu geldi hanım ...

Yaşı benim yaşıma yakın olanlar hatırlayacaklardır. Çocukluğumuzda nayloncular vardı. Sokak sokak gezelerler evlerdeki kullanılmayan bakır veya sarı ev eşyalarını naylon leğenler ve kovalarla takas ederlerdi. Hala hatırlıyorum “nayloncu geldi hanım” diye sokakları çınlatan nidalarını.

Giderek naylon eşyalar metal eşyaların yerini aldı ve artık evlerde naylon gereçler ile takas edilecek eşya kalmadı. Kalanlar ise antika statüsünde olduğu için çok değerli hale geldi.

Yine aynı çağlarda naylon eşya yoksulların düşük fiyatları nedeni ile rağbet ettiği malzemelerin başında geliyordu ve naylon eşya kullanımı bir sosyoekonomik göstergeydi. Bu nedenle de aynı dönemlerde “naylon” bir aşağılama sıfatı idi.

Bu yılın “Dünya küçük ölçekli geleneksel balıkçılık ve aile yetiştiriciliği yılı” ilan edilmesi ve yine 21 Kasım tarihinin de “Dünya Balıkçılık Günü” olması sebebiyle sosyal medya üzerinde dolaşan mesajlar bana çocukluğumun “nayloncu geldi hanım” diye bağırışlarını hatırlattı. Önce büyük ölçekli yetiştiriciler ve yine büyük ölçekli avcılar “küçüklerin elinden farkındalık yılını” almaya kalktılar şimdi de aslında 21 Kasım örtülü içeriğine itiraz etmesi gerekenler bilerek ya da bilmeden modaya uyup 21 Kasım kutlamaları veya etkinliklerini 21 Kasım atıfları ile yapmaya başladılar.

Sosyal medyanın sokaklarında “nayloncu geldi hanım” diye bağırıyorlar bugün.

Ben yetiştiricilerin bu girişimlerini fotoğraf çektiren bir grubun arasına girip karede yer almaya çalışan tiplere benzettim hep. Geçmişte bu bana epeyce komik gelirdi. Ama geçmiş geçmişte kaldı. Günümüzde ise küçük pelajiklerin tüm dünyada halkın mutfağından peyder pey çekilip “yetiştiricilik sanayinde bir ham maddeye dönüştürenler” ve onların çirkin rekabetleri karşısında itiraz etmeleri gerekenlerin bu koroya katılmalarını trajik buluyorum.

Bu yazıyı yazmaya iki şey sebep oldu.

Biri ticari balıkçılığı ve balıkçıyı “ticari” kelimesine “öteki” anlamı yükleyenlerin önce “2022 küçük ölçekli balıkçılık yılını” meze etmeleri ve bu gün de aslında 21 kasımın günümüzdeki anlamına itiraz etmeleri gerekirken 21 Kasım’ı meze etmeleri ve Tarihsel olarak bir geleneksel balıkçı şehri olan İstanbul Bölgesi Balıkçı Kooperatifleri Birliğinin  2022 etkinlikleri ile 21 Kasım’ birleştirerek “naylondan bir toplantı” düzenlemesidir. Üstelik bu birlik kelimenin gerçek anlamı ile bir küçük balıkçı örgütüdür.

Toplantı programına baktığımızda çok sayıda konuşmacı listesinin içinde tek bir küçük ölçekli balıkçı ismi göremiyoruz. Siyasiler var, bürokratlar var, akademisyenler var ve büyük ölçekli balıkçı var ama tek bir küçük ölçekli balıkçı yok.

Peki toplantıda konuşulacak konuların içinde küçük ölçekli geleneksel balıkçı var mı?

Tabi ki yok.

Programın tek oturumunun başlığı Balık ve Balıkçının Sürdürülebilirliğine Bilimsel Bakış” olarak belirlenmiş. Hal böyle olunca bu tek oturumundaki konuşmacılar arasında küçük ölçekli balıkçılık çalışan bir akademisyen de yok. Belki tek Adnan hoca var ama oda bu küçük balıkçı denilen ve nesli tükenen kuşun ne olduğundan habersiz.

Haksızlık etmeyelim.

Küçük ölçekli balıkçının adı tek bir satırda var.

Öğle yemeğinde “küçük ölçekli balıkçıların tuttuğu palamutları ikram edeceklermiş.

İnsanın aklına “yalancının ….” diyesi geliyor.





30 Ekim 2022 Pazar

6 Kasım (boğazda avcılık) rezaleti üzerine

 

6 Kasım (boğazda avcılık) rezaleti üzerine



Poyrazköy Su Ürünleri Kooperatifinin Denizcilik Genel Müdürlüğüne İstanbul Boğazında Balık avcılığının serbest bırakılması için yaptığı başvuru ülke tarihine geçecek bir cevap ile kısmen kabul edildi. İlk bakışta mesele kaynakların korunması ve sürdürülebilir balıkçılık açısından dikkat ve tepki çekse de esasında gerek kooperatifin başvurusu gerekse de ilgili müdürlüğün cevabi yazısı çok daha derin bir tehlikenin kapıya dayandığının habercisiydi.

Bu tehlike küçük ve basit kurnazlıklar Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün balıkçılık yönetimindeki yetki alanının ve balıkçılık ile ilgili mevzuatın devre dışı bırakılması tehlikesidir.

Anlatayım;

Ülkemizde balık avcılığının yönetiminin yetki ve görevleri Tarım Bakanlığındadır. Ulaştırma Bakanlığı veya başka bir bakanlık bu alanda ne karar alıcı nede icracı değildir. Bu nedenle yazıya verilmesi gereken resmi cevap “muhatabınız ben değilim” olmalıydı. Lakin Denizcilik Genel Müdürlüğü böyle yapmak yerine tamam bir günlüğüne kapatıyorum boğazı diyor. Tuhaflık (veya kurnazlık) işte tamda bu noktada başlıyor. Bu yazı ile Boğazlar Trafik Ayrım Düzeni içinde avcılık yapmak mümkün değil. Sebebi ise gayet basit balık avcılığını düzenleyen ve her 4 yılda bir yayınlanan tebliğl (5/! Sayılı) “Marmara denizi yer yasakları

Madde 6

Ö) İstanbul ve Çanakkale boğazlarında trafik ayrım şeridinde su ürünleri avcılığı yasaktır.” Diyor.



Uzatmadan net bir şekilde söyleyeyim. Boğazda avcılık için ya “boğazlar tüzüğünün değişmesi ya da 5/1 sayılı tebliğin tashih edilmesi gerekmektedir. Bunlar yapılmadan trafik ayrım şeridinde yapılacak her avcılık yasa dışı olacaktır.

İşte yazının başında bahsettiğim derin tehlike budur. Tehlike Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün ve balıkçılık mevzuatlarının tuhaf kurnazlıklarla devre dışı bırakılması tehlikesidir.

Bu duruma itiraz etmesi gerekende en başta Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğüdür.

Şimdi yapılması gereken (5/1 sayılı tebliğ ortada durduğuna göre) resmen ve alenen ilan edilen bu yada dış avcılığın engellenmesidir.

Gerek Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün gerekse de İstanbul Su Ürünleri Şube Müdürlüğünün 6 Kasım tarihinde ne yapacağını hep birlikte göreceğiz.

Ben bu kepazeliğe izin vermeyeceklerini umuyorum.